Edebiyat · Felsefe

Münferit

Aynada yansımasını gördü. Saçı düz olmasına karşın, gece yastıkla yaşadığı münakaşa sonucu bir kıvırcık kadar dağınıktı. Gözünde gözlüğü de yoktu. Evin içinde sis olabileceğini düşünecekti. Hızlı hareket edip elini yüzünü yıkamalı ve dişlerini fırçalamalıydı lakin ortamın sakinliğine kanarak uyku moduna geçmişti ki duyduğu şu sesle irkildi:

— Münferit, kahvaltı hazır!

Evet, seslenen annesiydi. Sabah namazından sonra yatmayıp bu haylaz için sofra telaşına düşüyordu. Kemiklerinin iri olmasından mütevellit, ortalıkta paytak paytak yürümesi kendisini daha bir sevimli kılıyordu. Bundan dolayıdır ki Münferit, ona hiç kızamıyor, ne zaman gözlerine baksa bir gülme tutuyordu. Babası da annesinden farksızdı. Göbekli bir imam idi. Gençlik yıllarında Mekke’ye görevli olarak atanmıştı. Bu süreçte hızlandırılmış Arapça eğitimi almıştı. Dil konusunda ise gayet hevesliydi. Gittiği her ortamda İslam ile ilişkisi olan kim varsa hemen bildiği birkaç kelimeyi telaffuz eder ve bilip bilmediklerini sorardı. Takdir edeceksiniz ki dinin içinde olan bu adam oğlunu da bu alanda yetiştirmek isteyecekti.

Lise sınav sonuçları açıklandığında mutlu bir şekilde Münferit’e imam hatibi tercih etmesini söyledi. Bu söylem karşısında Münferit, kafadan reddedip babasının kalbini kırmak istemiyordu. Bilgisayardan imam hatip puanlarını açıp babasına gösterdi. Bu okulların kendisinden iki yüz puan aşağıda olduğunu anlatmaya çalıştı ve bu hiç kolay olmadı. Sonunda babası buruk bir şekilde kabul etti ya da etmek zorundaydı. O da farkındaydı aradaki puan farkının ciddi olduğunun. Arada bir Münferit’i yoklasa da dönüş alamıyordu.

Böyle bir ortamda günler geçti ve tercih zamanı geldi. Listeyi anadolu okulları ile donattılar. Kesin bir sonuç alacaklarından emin olmaksızın… Ve sonuçlar açıklandı. O da ne? Münferit fen lisesini kazanmıştı. Ne lise ama! Dört yüz kırk puanlık fen lisesine gidecekti. Sözde adı fen lisesi (!). Durun bir dakika! Şöyle bir sıkıntısı vardı ki okul il sınırında, ulaşım vasat! Bölge, İç Anadolu Bölgesi olduğu için kışın ne çileler çekeceğini düşündü.

Nakil döneminde daha yakın ama başarılı okulları tercih etti. Hiçbiri gelmedi. “Otur oturduğun yerde dostum!” deniyordu sanki kendisine. Bizimkinin umutları tükenmişti ki oturduğu semte “Proje” imam hatip açıldığını duydu. Tabi babası haberi Münferit’ten önce almış. Eve gelip bizimkinin kolundan tuttu ve doğru “Proje” imam hatibe. Babası çok heyecanlandı. Böyle bir fırsat bir defa gelir bu da iyi zamanda geldi. Yol boyunca telaşlı bir şekilde millete okulun yerini sorup sorup durdular. Bilen yok. Nerelere gittiler nerelere; dağlara, bahçelere, ormanlara… Neyse ki ilerde bir postacıya rastladılar:

— Selamün aleyküm.
— Aleyküm selam abi, buyur.
— Kardeşim, buralara yeni bir proje imam hatip açılmış. Acaba yerini biliyor musun?
— Evet abi, biliyorum. Ben de o tarafa doğru gidiyordum. İsterseniz beni takip edin götüreyim.

Bu cevap üzerine arabada bir mutluluk bir mutluluk anlatamam. Geldikleri yolu geri gittiler, kocaman okulu görememişler. Öyle ya da böyle okula ulaştılar. Bizimki mafya babası edasıyla, ağır hareketlerle gözlüğü taktı ve içeri… Şaka şaka. Nerede bizimkinde o özgüven? Arabadan indi, babasının yanına büzülüp iki elini de bağladı. Hepsi bu. Babası önde, Münferit arkada içeri girdiler. Bomboş. Ne bir canlı ne de bir eşya var bu inşaatta! Biraz binayı aradılar. Giriş katına geri döndüklerinde büyük bir odanın içinden sesler geldiğini duydular. Han kapısı gibi bir kapı. Kapıyı araladılar, içerde iki adam, yığılmış kitapların önünde planlama yapıyorlar. Meğer burası kütüphaneymiş ve inşaat var. Bunların arasında bizimkiler okul müdürü olarak tahmin ettikleri adama doğru yöneldiler:

— Selamün aleyküm.
— Ve aleyküm selam, nasıl yardımcı olabilirim?
— Biz okul müdürüne bakmıştık.
— Buyurun benim.
— Öyle mi, nasılsınız hocam?
— Hamdolsun. Sizi sormalı.
— Çok şükür iyiyiz hocam. Bizim size bir maruzatımız olacaktı. Bu okul yeni açılmış herhalde. Bizim de yeni haberimiz oldu. Bizim oğlanı buraya nakil aldırmak istiyoruz. Acaba ne yapabiliriz?
— Hmmm. Vallahi okul kontenjanı da doldu.

Münferit’e dönerek:
— Senin puanın kaç yavrum?
— Dört yüz kırk altı hocam.

Okul bomboş, duyan bilen yok, mezun yok, öğrenci yok ve bu puanda biri giriş talebinde bulunuyor. Müdürümüz mutlu olmaz mı? Olur tabi!
— Oo, çok iyi. Ben sizden numaranızı alayım da iletişim halinde olalım.
— Tabi hocam, buyurun numaram.
— İnşaallah, kontenjan felan açılırsa ben size haber veriririm.
— Tamam hocam. Tanıştığıma memnun oldum. Selamün aleyküm.
— Aleyküm selam.

İmam hatipleri direk kafadan reddeden Münferit, bu samimiyet karşısında ikna olmasa da yumuşamıştı. Ha, bu arada dört yüz elli puan üzerine burs da veriliyormuş. Bizimkinin kafasında “Dört puanı görmezler bile” düşüncesi hakim. Bu psikolojiyle nakil döneminin sonuncusuna ulaştılar. Üç tane hakları var ve imam hatip olmasının verdiği baskının etkisiyle bu okulu üçüncü sıraya yazdı. “En azından babamın gönlü olur. Zaten ilk iki sıradaki okullara hem puanım yetiyor hem de kontenjanları var” düşüncesi bir vicdan rahatlatma politikasıydı. Sonuçlar açıklandı. Puanı yetmesine ve yedi kişilik kontenjanı olmasına rağmen gelmeyen anadolu lisesi, sıfır kontenjana sahip ama gelen imam hatip lisesi… Baba havalara uçuyor, Münferit buruk bir bilinmezliğin içinde. “Sen ne yaptın Münferit? Hayat bu, her umduğunu bulamazsın ki. Geriye sadece kendini teselli etmen kaldı. Ayrıca motive olman gerek. Yepyeni bir başlangıç. Her şeyi unut ve önüne bak!”…

Hayatında din üzerine hiç kafa yormamış, babadan Müslüman bir gençtir Münferit. Geniş zamanı, geçmiş zamana dönüştürüyor bu son yaptığı hamle. “Hayatında din üzerine hiç kafa yormamış, babadan Müslüman bir genç idi Münferit”. Bilim insanı olmak gibi bir hayali vardı. Çocuktu. Televizyondan çizgi dizileri hiç kaçırmadan sabahın köründe uyanır, izlerdi. Tabi görüyor uçan arabaları, sonra katlanabilir masasını ters çevirip kanat ekleyerek uçurmaya çalışıyordu. Büyüdü. Resim çizmek, hayatında bir yer kaplıyordu artık. Tasarlıyordu, boyuyordu. Ressam olmak istiyordu. Buranın Türkiye olduğunu unutmuştu. “İşsiz mi olacaksın sen?” eleştirilerine maruz kaldı. Doğayı gözlemlemek, ilgi alanlarına girmeyi başardı. Yıldızlar, galaksiler, gezegenler, sistemler, evren… Astronomiye merakı olmaz mı? Olur tabi! Eskiden gelen ilhamla teleskop yapmaya çalıştı. Başardı denilemez ama en azından denedi. Son olarak kendisini başka bir boyuta götürdü, yazmak.

Düşünceleri vardır insanların, beyinlerini tırmalayan… Fikirlere özgürlük! Bilgilere özgürlük!”. İçini dinler Münferit, düşünür ve sorgular. Bu kadar mahkuma nasıl özgürlüklerini teslim edebilirdi? Yazarak. İçe dönük bir yapıya sahipti Münferit. Sakın yanlış anlamayın; asosyal değil, içe dönük. İnsanlarla fazla etkileşimde bulunmaz. Çünkü fikirlerine gereken saygıyı etrafında bulamaz. Hep susturulmuştur. Belki de özgüven eksikliği var, kim bilir? Bunun suçlusu Münferit olabilir mi? Tabi ki hayır. İnsanlar sonucunu düşünmeden yaptıkları her işi bir başarı sayarlar. Küstahlığı ise sosyallik. Şimdi size soruyorum, böyle bir toplumla etkileşimde bulunmak nasıl bir zaman kaybıdır?

Günler geçer ve bizimki okumaya başlar. Sorgular, araştırır. Çevresinde inançsızlar ile inançlılar arasındaki tartışmalara birçok kez maruz kalır. Bunun sonucunda, “Madem ben artık bir din kurumundayım, inançları araştırmaktan daha doğal bir şey olamaz” diye düşünür. Az sonra kendi benliğine soracağı şu soru yeni bir hayatın başlangıcı olacaktır. “Neden inanıyorum?

Hayatımızda, maddesel olarak etki edemediğimiz birçok olay var. Malum, sınavlardan kurtulamıyorum. Ben de bunun üzerinden düşüneyim. Şimdi hazırlıkla beraber beş sene sonra üniversite sınavına gireceğim. Tam olarak on üç senemi vermiş olacağım. Çok çalıştım ve her şeyi zamanında yaptım. Hiçbir konuda eksiğim yok. Dur bir saniye? Ya sınav günü hastalanırsam ya arabamızla giderken kaza yaparsak ya her şeyi unutursam? İşte bu tür olayların gerçekleşmemesi için bilimsel açıdan yapabileceğim bir şey yok. Tüm bunları ayarlayan bir güç olduğuna kendimi inandırırsam ve o güç için iyi işler yaparsam beni seveceğini ve kötülüklerden koruyacağına inanırsam bir psikolojik tedavi olmaz mı? Her şey belki de uydurma ama inanca bu açıdan bakılırsa bence gayet güzel bir şey” diye bir tefekkür seansı geçirdi Münferit. “Beni ikna eden bir argümandır bu” dedi içinden. Bunun etkisini ölçmek için sosyal medyada değişiklik gösteren; felsefi, inanç konularını ele alan sayfalarda ilgili paylaşımların altında yorumunu belirtti. Çok olmasa da destek dönüşleri aldı. Şöyle de bir ayrıntı vardır ki, hiç de olumsuz dönüş yoktu. “Belki de kimse inanç konusuna bu gözle bakmadığı için bunu reddedecek bir görüşe de sahip değillerdi.” diye bir değerlendirme yaptı. Ardından “Ben neden Müslüman oldum?”, “İnancımı ben mi seçtim?” soruları düşündürdü.

Gerçekten de ben neden Müslüman oldum? Diğer dinler hakkında hiçbir bilgim yok, onları geçtim yaşamam gereken dinin kitabını tanımıyorum. Kimsenin bana gelip hangi dini seçeceğimi sorduğunu hatırlamıyorum. Küçüktüm, Kur’an kursuna gönderdiler. İmam, ‘Rabbin kim dediklerinde Allah diyeceksiniz’ diye ezberletti bize. ‘Kitabın ne dediklerinde Kur’an diyeceksiniz’, ‘Peygamberinizi sorduklarında Hz.Muhammed (s.a.v) diyeceksiniz’ diyerek, başka seçenek yokmuşcasına ezberlettiler.

İmam kendi dininden ne kadar eminse; papa da, haham da, budist de kendinden o kadar emin. Halbuki şimdiye kadar imamlar bize doğruyu değil, kendi inaçlarını aktarmışlar. Doğru, kişinin doğru olduğunu düşündüğü şey değildir. Doğru, gerçekle beslenir. Olması gereken şöyledir ki; bize Kur’an’ı yaşayın diyip hayatımızda ilk defa gördüğümüz harflerle başbaşa bırakmamalılardı. Kur’an’ı bize anlatmaları gerekiyordu. Peygamberimizin önce insani davranışlarını örnek almamız gerekiyordu.

Şunu farkettim ki şimdiye kadar bize hiçbir şey öğretilmemiş. Kim ne düşünüyorsa o dayatılmış. Kur’an’ı yaşamalıyım. Peygamberimizi tanımalıyım. Korkmadan sorgulamalıyım. Hiç yoksa diğer inançlar hakkında bir cümle de olsa fikrim olmalı. Araştırmalıyım. Sonuçta kitabında birçok kez ‘Tefekkür’ kelimesini geçiren ve ilk emri ‘İkra’ olan bir yaratıcının bu hareketimden rahatsız olacağını sanmıyorum” diye kendiliğinden böyle bir sorgulamadan geçen Münferit için artık yepyeni bir hayat başlayacaktır.

Küçüklüğünden beri anlamadan sadece seslendirdiği Allah’ın kitabında nelerin yazdığını görmek için çok heyecanlıydı. Güvenilir mealler ve tefsirleri temin ederek bu araştırmaya hızlı bir giriş yaptı. Önce kendisinin merak ettiği ne varsa soruyor sonra cevabını Kur’an’dan bulmaya çalışıyordu. Bunun yanında kendi fikrine sahip kişilerden daha çok, farklı fikirlere sahip kişilerle takılmayı tercih etmeye başladı. Çünkü kendisinin bilgisizliğini ancak böyle tespit edebilirdi.

Düşündükçe, okudukça ufku açılıyordu. Öğrendiği her şeyi çevresine aktarma isteği olsa da hep tersleniyor, “İmansız” kelimesi ile sıfatlandırılıyordu. Kur’an ile birlikte İncil, Tevrat gibi diğer kutsal ve kutsal kabul edilen kitapları da okumaya başladı. Eski merakı olan bilimi ise yavaş yavaş dinin içine yerleştirmeye çalıştı ve şunu belirteyim ki varlık ispatlama dışında her şeyi bilim ile desteklemek mümkündü. Böyle bir durumda “Benim inandığım tanrının, bilim ile varlığı açıklanamaz ve açıklanmamalı. Çünkü bilimin varlığı maddenin olduğu yerlerdedir. Gerisini bilim ile açıklamak imkansızdır. Eğer açıklansa idi tanrının maddesel olduğunu bilirdik ve madde er ya da geç bir sona sahiptir. Sonlu bir yaratıcı olmaz, olmamalı. Ayrıca ben gördüğüm her şeyde mutlaka bir kusur bulabilirim. Eğer Allah görünse idi bir kusur bulma eğiliminde olurdum ve bir şekilde bulabilirdim de. Allah’ın maddesel olarak kanıtlanamaz olması gayet mümkün ve olması beklenen bir gelişmedir” düşüncesi aklındaki boşluklara cevap oluyordu. Ne kadar çok okusa çevresinden “Sen iyice sapıttın!” sözlerini duysa da kendisi özgürlüğüne, düşüncelerin içine hapsolarak kavuşmuştu. Etrafındaki “Gelenekçi” Müslümanların bağnaz kelimeleri hayatında hiç yer kaplamıyordu. Tek başınaydı ama doğruydu. Bunun yanında asla eleştirilere kulak kapamadı. Çünkü ne kadar çok düşünürse ve okursa o kadar gelişeceğinin farkındaydı. Bembeyaz bir hayata giriş yaparken şöyle dedi:

Ezberletilen İslam’ın gelenekçi Müslümanları olmayın, öğretilen İslam’ın okuyan Müslümanları olun!

Reklamlar

Münferit” için 2 yorum

  1. Cümleleriniz, kullandığınız dil çok sade, keyifle okudum yazınızı. Her kavramın tefekkür edilmesi, düşünülmesi konusundaki vurgunuz için teşekkür ederim. Dinler, peygamberler ve her şey tefekkürle gerçek anlamını bulur, onun dışındaki sadece ezberlerdir.
    Bu arada sade, akıcı diliniz sizden iyi hikayeci olur diye düşündürdü bana, nacizane 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Yoruma değer olmak beni çok gururlandırdı, teşekkür ederim 😊. Dinin, gelenek olamayacağı kadar önemli olduğunu her fırsatta söylemeye çalışırım. Sonuçta dinler, hayat için bir kılavuz niteliği taşırlar ve bunun hakkını, anlamadan veremeyiz. Öyle bir toplum olduk ki bunları söyleyince dinsiz oluyoruz. “Sus! Büyüklerimizden daha mı iyi bileceksin.” diye karşılık alıyoruz. Umarım, bilinçli bir nesille bu algıyı birgün yıkarız. Bunun yanında “yazı dili” konusundaki görüşleriniz beni çok mutlu etti. Kimseden böyle bir geri dönüş alacağımı tahmin etmiyordum. “Hikayeci” olarak nitelenmek, oldukça önemli bir şey… Umarım birgün bunu hak ederim. 😊 Her şey için tekrar teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın…

      Liked by 1 kişi

Burada Düşüncelerini İfade Etmekte Özgürsün!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s